Başlangıç

ÇOCUK ÖLÜMLERİNİN FAİLLERİ CEZALANDIRILMADAN BU ÜLKEYE ADALET GELMEYECEK 20.11.2020

Bugün 20 Kasım. Çocuk Hakları Günü’nde, her bir çocuğun barış içinde, güvenli, eşit, adil ve özgür bir şekilde yaşaması gerektiğini hatırla(t)malıyız.

Türkiye 14 Ekim 1990 tarihinde imzalamış olduğu BM Çocuk Hakları Sözleşmesi (BM ÇHS)’ni 1995 yılında yürürlüğe koyarak “Her çocuğun temel yaşama hakkına sahip olduğunu ve çocuğun hayatta kalması ve gelişmesi için mümkün olan azami çabayı gösterme” yükümlülüğünü kabul etti. Ne yazık ki sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihten bugüne, çocukların yaşam hakkı dahil, birçok hak ihlaline maruz bırakılmalarına neden olan uygulamalara devam edildi.

Hukuk devletinin önemli ilkelerinden biri, hiçbir hak ihlalinin cezasız bırakılmayarak adalet önünde hesap verilebilirliğin sağlanmasıdır. Ancak Türkiye’de çocukların özellikle kamu görevlilerinin fillileri ya da ihmalleri sonucunda ortaya çıkan yaşam hakkı ihlalleri ne yazık ki cezasız kalabilmektedir.

Oysa mağdurların çocuk, faillerin ise kamu görevlisi olduğu vakıalarda; devletin, suçun faillerini adil yargılayarak, suç ve suçluların cezasız kalmamasını sağlaması, hem mağdurların adalete erişme hakkının sağlanması, hem de toplumda zedelenmiş olan adalet duygusunun onarılması için elzemdir.

BM ÇHS’ne taraf olan devletler sözleşmenin 6. maddesine göre her çocuğun temel yaşama hakkına sahip olduğunu kabul etmiş, çocuğun hayatta kalması ve gelişmesi için mümkün olan azami çabayı gösterme yükümlülüğünü üstlenmişlerdir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS)’ne göre de yaşam hakkı herkes içindir.

AİHS ve BM ÇHS’ne taraf olan Türkiye bakımdan, egemenlik alanında bulunan herkesin yaşamı devletin sorumluluğundadır.  Devletin, bireylerin yaşam hakkına dair en temel yükümlülüğü öldürmemektir. Kamu görevlileri bireyi bilerek ve isteyerek ya da ihmal gerçekleştirerek öldürmemek zorundadır. Bu yükümlülük kişinin yaşam hakkının esasına dairdir. Niteliği itibarıyla negatif yükümlülüktür. Yaşam hakkı ihlali gerçekleşmişse de devletin yükümlülüğü etkili soruşturma yürütmektir. Bu yükümlülük devletin usul yükümlülüklerindendir. Niteliği itibari ile de pozitif niteliktedir.

Usul yükümlülüğü, ölüme sebep olandan bağımsız bir yükümlülüktür. Ölüme neden olan kamu görevlileri ya da üçüncü kişiler olsa da geçerlidir. Bu yükümlülük kişinin intihar etmesi durumunda dahi ortadan kalkmamaktadır. Yani doğal olmayan çocuk ölümlerinin tamamı için geçerlidir. Ne yazık ki; Türkiye’de çocukların maruz kaldığı yaşam hakkı ihlalleri ile  ilgili soruşturma yükümlülüğü etkili şekilde yerine getirilmemektedir. Özellikle kamu görevlileri tarafından gerçekleştirilen ihlallerde, ihlali gerçekleştiren kişilerin soruşturulması, idari makamlarca verilecek izne bağlı olması, yaşam hakkı ihlallerinin cezasız kalmasına yol açmaktadır.

Verilmeyen ya da geç verilen soruşturma izinleri; bizzat fiili ya da ihmali gerçekleştiren kişiler hakkında olabildiği gibi, sorumluluk zincirinde yer alan diğer kamu görevlilerinin yargılanması önünde de engel oluşturmaktadır. Cezasız bırakılan, etkin soruşturulmayan her yaşam hakkı ihlali ne yazık ki yeni ihlallerin yaşanmasına yol açmaktadır.

Bunun örneklerini Sakarya’da açık bırakılan elektrik kablosundan dolayı yaşamını kaybeden 13 yaşındaki Yunus Eser’den , Diyarbakır Lice’de öldürülen 12 yaşındaki Ceylan Önkol’dan da biliyoruz.

Kamu görevlilerine verilmeyen izin nedeniyle yargılamanın durduğu son dava, 12 yaşında Helin Şen’in öldürülmesiyle ilgili.  Helin; 2015 yılında sokağa çıkma yasaklarının devam ettiği Diyarbakır’ın Sur ilçesinde, çatışmanın olmadığı bir günde, annesi ile birlikte ekmek almaya giderken bir polis aracından açılan ateş sonucu hayatını kaybetti. Dava dosyasına giren tutanak ve telsiz konuşma kayıtlarında olay günü çatışma yaşandığına dair hiçbir tespit bulunmamakta.  Hakkında dava açılan sanık polis, 12 yaşında bir çocuğu kasten öldürmekle suçlanmış olmasına rağmen, tutuksuz yargılanmış ve duruşmalardan vareste tutulmuştur.

Cezasızlıkla Mücadelede Güçbirliği olarak, takipçisi olduğumuz davanın, 24 Eylül 2020 tarihli duruşmasında, mahkeme; halen görevine devam eden sanık polis hakkındaki yargılamanın devam edebilmesi için, idari izin alınması gerektiği yönünde karar vererek yargılamayı durdurdu. Bu durumun Türkiye’nin çocuk hak ihlalleri örneklerine bir yenisini daha eklemesinden kaygı duruyoruz.

Ceylan Önkol, Mazlum Akay, Berkin Elvan, Yunus Eser, Roboski’de öldürülen 19 çocuk, Mahsun Mızrak, Enes Ata, Çorlu tren kazasında yaşamını kaybeden 7 çocuk, Aladağ’da  kaldıkları yurtta çıkan yangından dolayı yaşamını kaybeden 11 çocuk ve ne yazık ki daha pek çok çocuk devlet görevlilerinin kullanmış olduğu silah, patlayıcı madde veya askeri araç ve mayınlar yüzünden ya da ihmali davranışlar sebebiyle hayatlarını kaybetmiş ve bu ölümlerin sorumluları  ülkede yerleşik cezasızlık politikası sayesinde tespit edilmemiş, sanıklar ya beraat ettirilmiş ya da göstermelik cezalar verilerek mesleklerine devam etmeleri sağlanmıştır. Böylece hak ihlallerinin yeniden yeniden yaşanmasına yol açan cezasızlık politikasının kalıcılaşmasına neden olunmuştur.

Türkiye’de çocukların yaşam hakkı ihlallerine yönelik cezasızlığın sembolü haline gelen bir başka çocuk da ne yazık ki 12 yaşındaki Uğur Kaymaz’dır. Uğur 21 Kasım 2004 günü, yani 14 yıl önce Mardin Kızıltepe’de, babası ile birlikte, güvenlik güçlerinin açtığı ateş sonucu yaşamını yitirdi. Öldürülmelerine ilişkin yerel mahkemede görülen davada, tüm sanıklar beraat ettirildi. AİHM tarafından yapılan yargılamanın sonucunda ise çocuk ve babanın yaşam hakkının devlet görevlilerince ihlal edildiği tespiti yapılarak Türkiye tazminat ödemeye mahkûm edildi. Ancak Uğur Kaymaz ve babasının öldürülmelerine ilişkin verilen bu hak ihlali kararına rağmen yeniden yargılama söz konusu olmadı ve sorumlular hala yargı önünde hesap vermiş değiller.

İnsan haklarının ihlali ile cezasızlık olgusu arasında sıkı bir ilişki olup, hakların uygulanması ancak bu hakkı ihlal edenlerin hukuk çerçevesinde etkili bir şekilde soruşturularak adil bir yargılama sonucu cezalandırılması ile mümkündür. Ceza adalet sisteminde yargıçların vereceği kararlar özgürlüklerimizin ve yaşam hakkımızın garantisidir. Failin kim olduğuna göre değişen adalet anlayışı ise, toplumun adalet ve hukuka olan güvenini  azaltmaktadır.

Cezasızlıkla Mücadelede Güç Birliği Ağı olarak, 20 Kasım Çocuk Hakları Günü’nde çocukların insan haklarına dayalı, barış içerisinde yaşamasının, ancak toplumsal adaletin tesis edildiği bir iklimde mümkün olduğunu biliyoruz. Bu iklimi yaratmanın en önemli yolunun da cezasızlıkla mücadeleden geçtiğini, yargıda reformun yeniden gündeme getirildiği bu günlerde yeniden hatırlatmak istiyoruz.

CEZASIZLIKLA MÜCADELEDE GÜÇBİRLİĞİ AĞI
Antalya Barosu İnsan Hakları Merkezi – Diyarbakır Barosu- Eşit Haklar İçin İzleme Derneği – FİSA Çocuk Hakları Merkezi – Hakikat Adalet Hafıza Merkezi- Hak İnsiyatifi- İnsan Hakları Derneği – İnsan Hakları Gündemi Derneği – Özgürlük İçin Hukukçular Derneği – Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi

#TAHİR ELÇİ YARGI SÜRECİNİN TAKİPÇİSİYİZ

İnsan hakları mücadelesinde yol arkadaşımız, Diyarbakır Barosu eski başkanı sevgili Tahir Elçi 28 Kasım 2015 aramızdan kopartılıp alındı. Ölümünün üzerinden beş yıla yakın bir süre geçti ve yargılama ne yazık ki henüz yeni başlıyor. 21 Ekim 2020 tarihinde Diyarbakır 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yapılacak ilk duruşmada gözümüz, kulağımız, kalbimiz Mahkeme salonunda olacak.

Soruşturmanın gerekli özen ve iyi niyet gösterilmeden, şüpheli olabilecekler görevden uzaklaştırılmadan, araştırmanın kapsamı alabildiğine dar tutularak ve geciktirilerek yürütüldüğüne ilişkin güçlü bir kanı var. Delillerin usule uygun toplanmadığı, cinayete dair karanlık noktaların aydınlatılmasında pasif kalındığı, en büyük çabanın yargı makamları değil de Elçi ailesinin avukatları, Diyarbakır Barosu, adli mimari ve hukuk alanında çalışan uluslararası kurumların çabası ile ortaya konulduğu konusunda da öyle. İnsan hakları kuruluşları olarak bu durumun kovuşturma aşamasında da devam edeceği hususunda fazlasıyla endişeliyiz!

Muhalif tavrı ile tanınan bir baro başkanı, hukukçu ve insan hakları savunucusunun, barışçıl nitelikte bir basın açıklaması yaparken, gün ortasında, şehrin en merkezi yerinde, olağanüstü denetim ve gözetim şartları altında ve etrafta birçok güvenlik görevlisi mevcutken kuşkulu bir şekilde öldürülmesinin; delillerin ise bir türlü toplanamamasının ardındaki sır perdesini kaldırabilmek şart. Bunun için tarafsız, bağımsız ve cesur bir kovuşturma yürütülmesi gerektiği de açık.

Türkiye Cumhuriyeti’nin, tüm devletler gibi, kişilerin yaşamlarından yoksun bırakılmaması ve yaşam hakkını korumak için gerekli tedbirleri almak yükümlülüğü bulunduğu gibi yaşam hakkı ihlali gerçekleşmişse ölümün şartlarını ortaya çıkarmaya, sorumluları saptamaya ve cezalandırmaya elverir etkili bir soruşturma/ kovuşturma yürütmek mecburiyeti de var.

İnsan hakları ihlallerinin sorumlularının yargı önünde hesap vermesi, cezasızlığın sona ermesi ve insan haysiyetine uygun bir yaşam için yürüttükleri mücadelede insan hakları savunucularının maruz kaldıkları her saldırının ama özellikle de yaşam hakkı ihlallerinin özenle soruşturulması bölgesel ve uluslararası hukukun da gereği.

Bütün bu nedenlerle biz Cezasızlıkla Mücadelede Güçbirliği Ağı olarak; bu kuşkulu cinayetin neden, nasıl, kimler tarafından, kimlerin verdiği emirler doğrultusunda işlendiği aydınlanana kadar devam edecek tüm yargısal süreçlerin sonuna kadar takipçisi olacağız. Umarız bir gün sevgili arkadaşımız Tahir Elçi’yi aramızdan alan bu cinayete ilişkin hakikate bir nebze olsun ulaşabiliriz.

 

Cezasızlıkla Mücadelede Güçbirliği Ağı – 20 Ekim 2020

Diyarbakır Barosu; Eşit Haklar İçin İzleme Derneği; FİSA Çocuk Hakları Merkezi; Hakikat Adalet Hafıza Merkezi, Hak İnsiyatifi Derneği; İnsan Hakları Derneği; İnsan Hakları Gündemi Derneği; Özgürlük İçin Hukukçular Derneği; Türkiye İnsan Hakları Vakfı, Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi

Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapan Kanun Hakkında Ortak Açıklama

Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapan Kanun Hakkında

Ortak Açıklama
5 Mayıs 2020

Covid-19 küresel salgın tehdidinin yarattığı zorunluluk öne sürülerek apar topar Meclis’ten geçirilen, kamuoyunda “af yasasıolarak bilinen 7242 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapan Kanun, Anayasa’ya ve insan haklarına aykırı içeriği nedeniyle sert eleştirilere konu oldu. Koşullu salıverme ve denetimli serbestlik sürelerini yeniden düzenleyerek doksan bin hükümlünün tahliyesinin yolunu açan Kanun, koronavirus açısından aynı risk altındaki mahpusları, Terörle Mücadele Kanunu(TMK) ve MİT kanunu kapsamındaki suçlardan ve devletin güvenliğine karşı suçlardan hüküm giyenleri indirim kapsamı dışında bırakarak eşitlik ilkesini ve ayrımcılık yasağını hiçe saydı. Avrupa Konseyi ve Birleşmiş Milletler’in tavsiye kararlarına ve hukukçuların tepkilerine rağmen “adaletsiz infazı yasalaştıran düzenleme, böylece ifade özgürlüğünü kullanan gazetecileri, akademisyenleri, avukatları, insan hakları savunucularını, siyasetçileri, sendikacıları, belediye eş başkanlarını, politik mahpusları cezalandırmanın aracına dönüştü. Siyasi muhalifler yasanın kapsamı dışında bırakılırken, infaz indiriminin kimleri kapsadığı ise bir diğer vahim tehlikeye işaret ediyor.

Her ne kadar yasa teklifinde, yasanın amaçlarından birinin de cezasızlık algısının önüne geçmek olduğu ifade edilmişse de, düzenleme hazırlanırken kamu görevlilerinin işlediği insan hakları ihlallerinin cezasız kalma ihtimali hiç dikkate alınmadı, istisna hükümlerinin hazırlanmasında da bu olasılık değerlendirilmedi. Bu şekilde çok sayıda insan hakları ihlalinin cezasız kalmasının yolu açılmış oldu.

7242 sayılı yasanın geçici 6. maddesi ve geçici 9. maddesinin 6. fıkrası ile kapsam içine alınan özellikle “çete” diye tabir ettiğimiz adi suç örgütü lider ve üyeleri ile kamu görevlilerinin “kasten öldürme ve işkence” dışındaki suçlardan koşullu salıverme oranları indirilmiş ve bu kişilerin denetimli serbestlik hükümlerinden kolaylıkla yararlanmaları sağlanmıştır. Böylece cezasızlık iyice pekiştirilmiş ve yasa bu özelliği ile “özel af” niteliğini almıştır.

Kasten öldürme suçu kapsam dışında bırakılmış olmakla beraber, yeni infaz düzenlemesi, “kasten yaralama sonucunda ölüme sebebiyet verme ve “taksirle ölüme sebebiyet verme’suçlarından hüküm giyenlerin infaz indiriminden yararlanabilmelerini öngörüyor. Bu ise, hukuka aykırı güç kullanarak yaşama hakkı ihlaline yol açtığı için hüküm giyen veya giyme ihtimali olan çok sayıda kolluk görevlisinin kısa süre içinde özgürlüğüne kavuşması anlamına geliyor.

Ceza indiriminden faydalanacaklar arasında; Gezi Parkı eylemlerinde orantısız ve hukuka aykırı güç kullanarak ölüme sebebiyet verdikleri için ceza alan failler ile Soma, Ermenek maden faciaları, Aladağ yurt yangını, Çorlu ve Ankara tren kazaları davalarında taksirle ölüme sebebiyet verme suçunda hüküm giyenler de bulunuyor.

İşkence suçu işleyen polislerin ekseriyetle, daha hafif ceza gerektiren “kasten yaralama isnadıyla yargılandığı ve iyi ihtimalle hüküm giydiği Türkiye’de, bu yasa işkence suçunu kapsam dışı bırakmış olsa dahi işkenceci kolluk görevlilerine de bir nevi af sağlıyor.

Türkiye, Anayasa ve tarafı olduğu uluslararası insan hakları sözleşmeleri uyarınca, yaşam hakkını ve vücut bütünlüğünü koruma yükümlülüğünün gereği olarak, öncelikle öldürme, yaralama ve işkence fiillerini suç olarak düzenlemek ve bireyin, devlet görevlilerinin güç kullanması sonucu yaşamını kaybettiği her durumda etkili bir soruşturma başlatmak, failleri yargılamak ve yeterli bir ceza ile cezalandırmak zorundadır. Yaşamı koruma yükümlülüğü kapsamında devletin öncelikli ödevi, yaşam hakkına yönelik tehditlere karşı etkili bir caydırıcılık sağlayacak yasal ve idari çerçeveyi yürürlüğe koymaktır.

İnfaz indirimi getiren yasal düzenleme ise, özellikle fail(ler)i kamu görevlisi olan suçlar bakımından caydırıcılığı ortadan kaldırmakta ve yaşama hakkı güvencelerini etkisiz kılmaktadır. Öte yandan, toplumsal cinsiyet temelli şiddet ve istismar faillerinin, hiç bir koruyucu tedbir alınmaksızın “izin adı altında salıverilmesi, kadınlar, çocuklar ile cinsiyet kimliği ve yönelimi nedeniyle şiddete maruz kalma riski altındaki kişilerin yaşam hakkına yönelik ağır bir tehdit oluşturmaktadır. Binlerce şiddet failinin, azılı suç örgütü liderlerinin ve ihmali ya da kasti eylemleriyle yaşama hakkı ihlallerine yol açan kamu görevlilerinin birer birer serbest kaldığı bu günlerde, biz Cezasızlıkla Mücadelede Güçbirliği Ağı olarak, yasanın hak ihlaline yol açanlar için, infaz indirimi kisvesi altında bir nevi af getirerek cezasızlığı derinleştirdiğine dikkat çekiyor; bu durumun insan hakları ihlallerinin işlenmesine müsait bir ortam yaratmasından kaygı duyuyoruz.

CEZASIZLIKLA MÜCADELEDE GÜÇBİRLİĞİ AĞI
Antalya Barosu-İnsan Hakları Merkezi, Diyarbakır Barosu– İnsan Hakları Merkezi, Eşit Haklar İçin İzleme Derneği, FİSA Çocuk Hakları Merkezi, Hakikat, Adalet ve Hafıza Merkezi, Hak İnisiyatifi Derneği, İnsan Hakları Derneği, İnsan Hakları Gündemi Derneği, İzmir Barosu İnsan Hakları Merkezi, Özgürlük İçin Hukukçular Derneği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı, Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi

Türkiye’de cezasızlık tartışması

Son dönem muhalif kesime yönelik saldırılarda faillerin serbest bırakılması dikkat çekiyor. Cezasızlığı hukuki, psikolojik ve sosyolojik açıdan değerlendiren uzmanlar, bunun şiddeti teşvik ettiği görüşünde hemfikir.

Türkiye’de sadece son bir ayda düzenlenen üç saldırıda, faillerin serbest bırakılması başta sosyal medya olmak üzere muhalif kesim içinde cezasızlık tartışmalarını yeniden alevlendirdi. DW Türkçe’nin sorularını yanıtlayan uzmanlar, cezasızlığın nefret suçlarını artırdığına dikkat çekiyor.

Söz konusu saldırılardan birine maruz kalan isimlerden biri CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’ydu. 31 Mart’taki yerel seçimlerin ardından Ankara’da bir asker cenazesine katılan Kılıçdaroğlu linç edilmek istendi. Kısa bir süre sonra da milliyetçi çizgisiyle bilinen ve muhalif yayınlar yapan Yeniçağ gazetesinin yazarı Yavuz Selim Demirağ’a saldırı düzenlendi. Beyzbol sopalarıyla darp edilen gazeteci ağır yaralandı, hastanede tedavi altına alındı. Saldırı Demirağ’ın, 25 metre uzaklığında karakol bulunan evinin yakınlarında gerçekleşti. Ancak polislerin olay yerine varması 25 dakika sürdü. Gazeteci, son dönemde MHP ve lideri Devlet Bahçeli’yi eleştiren yazılar kaleme alıyordu.

Son saldırı ise 15 Mayıs günü gerçekleşti. Yine MHP’yi eleştiren yazılar kaleme alan Antalyalı muhalif gazeteci İdris Özyol, çalıştığı gazetenin önünde üç kişi tarafından darp edildi. Yaralanan gazeteci hastanede tedavi altına alındı. Gazeteciye saldıranlardan ikisi daha sonra yakalandı. Saldırganlardan birinin MHP Muratpaşa İlçe Başkanı Talu Bilgili’nin şoförü Taner Canatek olduğu ortaya çıktı. Yakalanan iki saldırgan da serbest bırakıldı.

“Nefret suçu maddesi işletilmiyor

İlkiz, Türkiye'de bir cezasızlık kültürü oluşturulduğunu savunuyor.İlkiz Türkiye’de bir cezasızlık kültürü oluşturulduğunu savunuyor

DW Türkçe’ye konuşan hukukçu Fikret İlkiz, son zamanlarda yaşanan saldırı olaylarına dair yaptığı değerlendirmede, Türk Ceza Kanunu’nun 122’nci maddesi olan nefret ve ayrımcılık suçuna dair cezaların istisnalar dışında işletilemediğini söyledi.

İlkiz, “Bu madde nefret suçlarını cezalandıran değil, aksine nefret suçlarının cezasız kalmasına neden olan bir maddedir” diyor. İlkiz’e göre bu maddenin işletilmemesi bir süre sonra nefret suçunun işlenmesine olanak tanıyor. Böylece kişilerin dini ve felsefi inancı, siyasal görüşü, düşünceleri ve bu anlamdaki yaşayışlarına duyulan nefret; gazeteciyi ya da siyasetçiyi doğrudan dövmeye ya da darp etmeye evriliyor.

Hukukçu, bu tür darp ya da yaralama vakalarının da nefret suçunun ta kendisi olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Ancak Türk Ceza Kanunu’nda özellikle bu konuda bir düzenlemenin olması gerektiği gibi yapılmamasından dolayı konu, vücut dokunulmazlığına karşı işlenen suçlar olarak mütalaa ediliyor.”

Son dönemdeki saldırıları gerçekleştirenlerin serbest kalmasını da değerlendiren İlkiz, Türkiye’de bir cezasızlık kültürü oluşturulduğunu savunuyor. Öyle ki bu durum yargıya güveni doğrudan azaltırken, aynı zamanda “Sana dava açarım” sözünden de kimsenin korkmamasına neden oluyor.

İlkiz’e göre nefret suçları da bu yüzden alabildiğine çoğalıyor. İlkiz, gazeteci ve siyasetçilere saldıranların vücut dokunulmazlığını bozmanın yanı sıra ayrıca nefret suçundan da yargılanması gerektiğini söylüyor.

Küçük, içine devlet fikri kaçan kimi hassas yurttaşların muhalif sesleri çıplak şiddet yoluyla kısmaya çalıştığı görüşündeKüçük, içine devlet fikri kaçan kimi hassas yurttaşların muhalif sesleri çıplak şiddet yoluyla kısmaya çalıştığı görüşünde

“Muhaliflere şiddet, gücün de güçsüzlüğün de belirtisi

Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Bülent Küçük, son dönemde tanık olunan muhalif siyasi ve gazeteci linç girişimlerinin, bireysel eylemler olduğu konusunda şüpheli. Küçük, bu saldırıların sistematik ve belki de gayri şeffaf “kurumsal” girişimler oldukları konusunu gündeme getiriyor. Zira Küçük’e göre yakın tarihimiz böylesi olumsuz örneklerle dolu.

DW Türkçe’ye konuşan ve eleştiri sınırlarının oldukça daraltıldığını, muhalif seslerin idari tedbirlerle boğulduğunu dile getiren Küçük, “Böyle bir ortamda içine devlet fikri kaçan kimi hassas yurttaşların muhalif sesleri çıplak şiddet yoluyla kısmaya çalışması, güçlülüğün de güçsüzlüğün de belirtisi olarak okunabilir” diyor.

“Sivil şiddet araçları” olarak tanımladığı girişimlerin, bürokratik yapıların tekelinde olabileceğini söyleyen Küçük, “Ve bu yapılar kimi nahoş işleri gönüllü elemanlarına havale etmiş de olabilir. Zira söz konusu faillerin cezasız kalması, bu şahısların korunduğu ve hatta buna teşvik edildikleri izlenimi veriyor. Tam kestiremiyoruz” diye konuşuyor.

“Suçun cezalandırılmaması ödüldür

Altekin'e göre zeza ile karşılaşmayan birey kendini ödüllendirilmiş hissediyorAltekin’e göre zeza ile karşılaşmayan birey kendini ödüllendirilmiş hissediyor

Nefret söylemi ve şiddetinin bir de psikolojik boyutu var. Türk Psikologlar Derneği İstanbul Şube Başkanı Dr. Serap Altekin, nefret suçu, şiddet ve toplumsal travmalar üzerine çalışmalar yapıyor.

DW Türkçe’ye konuşan Altekin, politik belirsizlik ve krizlerin olduğu dönemlerde şiddet ve saldırganlık eğilimlerinin arttığını söylüyor. 2013’ten bu yana ayrıştıran, ötekileştiren ve kutuplaştıran söylemlerin de arttığını hatırlatan Altekin, “Bu durum insanların ait oldukları kesime sorgulamadan bağlanmasına ve diğerlerini, farklı düşünen ve yaşayanları düşman olarak görmesine neden oldu” diyor.

Uzmana göre insanların kafalarındaki düşünceler, inançlar ve varsayımlar söylemleri şekillendiriyor. Söylemler ise tutumları belirliyor. Tutumlar da davranışları ortaya çıkarıyor. Altekin şöyle devam ediyor: “Dolayısıyla nefret, nefret söylemine, nefret söylemi tutuma, o da nefret suçuna dönüşür.”

Cezasızlığın, toplum üzerindeki psikolojik yansımasını sorduğumuz Altekin, “Cezasızlık ve adaletsizlik, şiddet eylemini gerçekleştiren insanları cesaretlendirir. Dolayısıyla bu suçların da tekrarlanmasına neden olur” yanıtı veriyor.

Altekin’e göre insanları farklı yöntemlerle ödüllendirmek mümkün. Ödüllendirmek için kimisini alkışlamak, kimisini ise cezalandırmamak yeterli. Altekin’in vardığı sonuç da şu: “Ceza ile karşılaşmayan birey, kendini ödüllendirilmiş hisseder.”

Tunca Öğreten / İstanbul

Kaynak: https://www.dw.com/tr/t%C3%BCrkiyede-cezas%C4%B1zl%C4%B1k-tart%C4%B1%C5%9Fmas%C4%B1/a-48820930

FAYDALI BAĞLANTILAR

WEB SİTELERİ:

-YÜZLEŞME DAVALARI İZLEME SİTESİ
www.failibelli.org

-ZORLA KEYBETMELER VERİ TABANI

http://www.zorlakaybetmeler.org

-AİHM KARARLARINIZ İZLEME

BAZI YAYINLAR:

Türkiye’nin Cezasızlık Mevzuatı
https://hakikatadalethafiza.org/wp-content/uploads/2016/04/TurkiyeninCezasizlikMevzuati.pdf

-Cezasızlıkla Mücadele El Kitabı
http://insanhaklarisavunuculari.org/dokumantasyon/items/show/801

-Mevzuat ve Uygulamalar Işığında Cezasızlık Olgusu

Mevzuat ve Uygulamalar Işığında Cezasızlık Olgusu (Yayın No.69)

ÖRGÜTLENME YAPIMIZ

Karar Alma Mekanizması ve Düzenli Toplantılar

  • CMG iki ayda bir düzenli olarak toplanır. Gerektiğinde ek toplantılar gerçekleştirir.
  • CMG tüm kararlarını, ağ üyelerinin katılımlarının gerçekleştiği toplantılarda oy birliğine dayalı olarak alır.
  • Oy birliğinin sağlanamadığı ancak yine de karar alınabilecek konular şu şekildedir:
    • Yapılacak basın açıklamalarında oy birliği oluşmadığı zaman CMG ismi kullanılmadan sadece imza veren örgütlerin ismi ile basın açıklaması yapılabilir.
    • Yapılacak araştırma sonuçları gibi kaynak üretme süreçlerinde oybirliği sağlanamamışsa, o yayın ya da sonuç vb CMG. adına yayınlanamaz.
  • Karar önerileri ve toplantı gündemine ilişkin öneriler toplantıdan üç hafta öncesinden başlayarak sekretaryaya iletilir. Sekretarya toplantıdan bir hafta önce gündemi toparlamak ve herkese sunmakla yükümlüdür.

Temsiliyet

  • CMG’nin sürekliliğinin ve hafızasının oluşumu için her üye örgütten devamlı olarak ağı takip edecek en az iki kişinin belirlenerek, karar alınacak toplantılarda bu isimlerin varlığı ile üye örgüt temsil edilir.
  • Tartışmalara bileşen örgütlerden birden fazla temsilci katılabilir. Ancak karar alma sürecinde her örgüt yalnızca bir oy hakkına sahiptir.

Acil Durumlarda İletişim

  • Kriz ve acil durumlarda her örgütün belirlenen temsilcisi haberdar edilir. Bu haberleşmenin etkili şekilde gerçekleşmesinde sekretarya sorumluluk sahibidir.

İzleme ve Değerlendirme

  • Yılda bir düzenlenen “Değerlendirme Toplantısında” ağın tüm çalışmaları gözden geçirilir ve bir diğer yılın çalışma planı bu toplantıda oluşturulur.

Sekreterya

  • CMG’nin sekretaryası 2020 yılı sonuna kadar Kapasite Geliştirme Derneği tarafından üstlenilmiştir.
  • Sekretaryanın görev ve sorumlulukları:
  • Stratejik planlama ve yıllık çalışma planının uygulanmasını sağlamak
  • Toplantıların organizasyonunu yapmak
  • İletişim grubu ve web sitesinin yönetimi
  • Koordinasyon adına yapılan dış yazışmaların takibi
  • Toplantı gündemi, programı ve tutanakların grup ve ağ içinde paylaşılması

Ağa üyelik

  • Ağ kendisi davet edebilir. Bu daveti gerçekleştirirken aşağıdaki konulara dikkat eder:
    • Kurumun bu konudaki çalışmaları
    • Ağın ilke ve değerlerine uygun çalışıp çalışmadığı (bu konuda oluşturulacak değerlendirme kurulu tarafından bir çalışma yapılır ve ağ üyeliğe ilişkin ortak fikir geliştir)